Yaşadığımız Dünya, Hayal mi, Gerçek mi?

Beş duyumuz olmasaydı, yaşadığmız dünyayı algılayamazdık. Biz gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu, burnumuzun kokladığı, dilimizin tattığı, kulağımızın duyduğu bir dünyayı tanırız. Ancak bugün bilim bize şunu söyler; “algılarımız yalnızca elektrik sinyallerinin beynimizde yarattığı etkilerdir.” Buna göre dış dünyadaki insanların, renklerin, sahip olduğumuz herşeyin yalnızca beynimize ulaşan kopyaları ile muhatap oluruz.

Örneğin bir çiçeği düşünelim: Çiçeğin kokusu, görünüşü, dokusu ile ilgili elektrik sinyalleri sinirlerimiz vasıtasıyla beynimize ulaşır ve orada çiçeği oluşturur. Eğer beyne ulaşan sinyallerde bir kesinti olsa, çiçeğe ilişkin algılar da ortadan kaybolur. Bundan da anlıyoruz ki, bizim çiçek olarak algıladığımız şey, aslında beynimize ulaşan algıların bütünüdür. Çiçek dışarıda vardır, ancak biz çiçeğin dışarıdaki halini hiçbir zaman bilemeyiz. Yani, bu “algılar bütünü”nün dışımızda var olan aslı ile hiçbir şekilde muhatap olamayız. Çünkü hiçbir zaman beynimizin dışına çıkma, bu algılardan başka birşeyle muhatap olma imkanımız yoktur.

Çiçeğin Aslına Ulaşabilir miyiz?

Örnek verdiğimiz çiçeğin aslına yani tüm dış dünyanın aslına hiçbir zaman ulaşamayız. Hayatımız boyunca sadece zihnimize ulaşan elektrik sinyalleriyle muhatap olduğumuza göre, biz sadece zihnimizdeki algıları biliriz. Tanıdığımız tek dünya, zihnimizin içinde olan, orada çizilen, seslendirilen ve renklendirilen, kısacası zihnimizde meydana gelen bir dünyadır.

Rüyalarımız bu konuyu anlamak için çok iyi bir örnektir. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar görürüz. Ama bunların hepsi rüyada vardır ve birer algıdan başka bir şey değildir. “Rüya” gibi “gerçek dünya” da zihinde yaşanır. Rüyada zihindekinin dışında hiçbir şey yoktur, gerçek dünyada ise dışarıda var olan maddenin aslına hiçbir zaman ulaşamayız, sadece zihnimizde algıladığımız halini biliriz.

Elektirik Sinyallerini Algılayan Beynimizde Yine Bir Algıdır

Beynimiz de kolumuz, bacağımız ya da başka herhangi bir nesne gibi maddesel dünyanın bir parçası olduğuna göre, onun da sadece algısıyla muhatap oluruz. Bu konuyu daha iyi açıklamak için rüya ile ilgili bir örnek verebiliriz: Bir rüya gördüğümüzü düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize “nerede görüyorsun?” gibi bir soru sorulsa vereceğimiz cevap “beynimde görüyorum” olacaktır. Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyamızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha “ötede” olan bir varlıktır.

Algılayan kim?

Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ moleküllerinden daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” dediğimiz şeyi yaratabilecek birşey yoktur. İnsanın ruhu alındığında beynin basit bir et parçasından başka bir değeri yoktur.

Bu noktada karşımıza çıkan gerçek açıktır: Gören, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Bu varlık canlıdır ve ne madde, ne de görüntü değildir. Bu varlık vücut görüntümüzü kullanarak önündeki algılarla muhatap olur.

İşte bu varlık “ruh”tur. Allah Kuran’da şöyle bildirir:

Sana ruh’tan sorarlar; de ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.” (İsra Suresi, 85)

Ruhumuzun Gördüğü Algıların Kaynağı

Biz maddeyi sadece hayalimizde görürüz, dışarıdaki aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Madde bizim için bir algı olduğuna göre, “yapay” bir şeydir. Yani bu algının bir başka güç tarafından yapılması, daha açık bir ifadeyle yaratılması gerekir. İçinde yaşadığımız maddesel evreni yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı vardır. Nitekim o Yaratıcı, bize indirdiği kitap yoluyla Kendisi’ni, evreni ve bizim neden var olduğumuzu anlatır. O Yaratıcı Yüce Allah’ımızdır.

Göklerin ve yerin, sabit ve kararlı olmadığı, Allah’ın yaratmasıyla varlık buldukları ve O Yaratmayı durdurduğunda yok olacakları bir ayette şöyle ifade edilir:

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi’nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

Allah Bize Şah Damarımızdan Daha Yakındır

Allah’ın varlığını gözlerimizle algılayamayız. Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi tam olarak kuşatmıştır. O’nun bilgisi dışında, tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.

Allah’ın bize gösterdiği algıları seyrederken, yani hayatımızı sürerken de bize en yakın olan varlık, Allah’ın Kendisi’dir. Kuran’da yer alan “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi, 16) ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Bir insan kendi bedeninin aslıyla muhatap olduğunu zannettiğinde ve gördüğü her anın zihninde gerçekleştiğini düşünmediğinde, bu önemli gerçeği kavrayamaz. Çünkü “kendi” zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama maddenin sadece beynindeki kopyasıyla muahatp olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona “sonsuz yakın”dır.

Bir Cevap Yazın